Trump Doktrini ve Amerikan Liberalizminin Krizi

Donald Trump’ın ABD’nin küresel liderliğine olan normatif bağlılığına ve ABD’anin yurtdışındaki faaliyetlerine dair hangi yaklaşımı benimseyeceğini kesin olarak bilmek imkânsız. Ancak yaklaşık son iki yıldır Trumpizmin tedrici yükselişinin ve en […]

Donald Trump’ın ABD’nin küresel liderliğine olan normatif bağlılığına ve ABD’anin yurtdışındaki faaliyetlerine dair hangi yaklaşımı benimseyeceğini kesin olarak bilmek imkânsız. Ancak yaklaşık son iki yıldır Trumpizmin tedrici yükselişinin ve en sonunda Amerikan başkanı olarak seçilmesinin ardından aldığı kararlar, Amerikan liberalizminin krizine işaret ediyor. Trump şimdiye kadar, Obama döneminde kaybedilen Amerikan önceliklerini yeniden kazanmayı taahhüt eden ve “Önce Amerika-America First” söyleminde kristalize olan bir yaklaşım sergileyerek dağınık ipuçları sundu. Buna ek olarak, Trump’ın liderlik tarzı ve Amerikan demokrasinin genel sorunlu durumu, ABD’nin önümüzdeki yıllarda daha istikrarlı bir küresel düzenin temin edilme çabalarına açıkça zarar verebilir. Bu duruma sebep olan birçok neden var ve muhtemelen Trump ve ekibinin gerçek politika belirlemeye daha fazla geçmesiyle birlikte negatif yönde seyredecek gibi gözüküyor. 

İster inanın ister inanmayın, Trump ve ekibi büyük bir stratejiye sahip ve adına Trump doktrini denecek olan, muhtemelen de tarihe Trumpizm olarak geçecek; kendi şahsına münhasır olmakla birlikte Amerikan liberalizminin ve neo-liberal uluslararası düzen fikrinin tüm özelliklerini bünyesinde taşıyan politik bir tasavvuru yansıtıyor. Ancak bu strateji yakın bir gelecekte Amerika’ya her zamankinden daha büyük bir kabus yaşatabilir. Aslında bizi, Müslümanların ontolojik olarak uluslararası istikrarsızlığa ve Amerikan ulusal güvenliğine tehdit görüldüğü bir dünya düzenine mahkum bırakan ve Trump başkanlığında tarihin bu zamanında Amerika’da karşımıza çıkmış bu durumun altında görülebilecek gerçek bir düşünce kalıbı var; onlarca yıl geriye uzanan bir dünyanın adeta yeni görünümü bu. Yine de Trump yönetimi, gerginlikler ve can sıkıcı ilerlemelerle dolu karanlık ve son derece rahatsız edici bir politika olsa da Amerika’yı yönlendirmek için açık bir vizyon ortaya koyuyor.

Trumpizmin yükselişi ve Trump Doktrini

Başkan Trupm’ın söylemi ve pratiklerine nüfuz etmiş ve 20 Ocak’ta yemin töreninde çerçevesi daha da netleşen Trumpizmin büyük stratejisinin ilginç yanı, uluslararası politikada ortaya çıkan bugünkü ortamın doğasını ve buradan kaynaklanan Amerikan temel çıkarlarına yönelik ana tehditlerin tanımlanmasına ilişkin radikal bir yoruma sahip olması. Trumpizm gerçekte, ABD’ye yönelik başlıca tehditlerin dışarısıyla içerisinin karışımından oluşan zorluklardan, yani doğrudan Amerikan yerel arenasına yansıyan, ülke güvenliğini tehdit eden, ABD ekonomisini bozan ve “toplumu kirleten” güçlü dış güçlerden kaynaklandığına inanıyor.

Böylesi bir dünya görüşünde üç tehlike ön plana çıkıyor. Bunlardan ilki, başkan ve onun en yakın danışmanlarının çoğu için, ABD’ye karşı varoluşsal ve medeniyet eksenli bir tehdit olan “radikal İslam”dır. Trump ve ekibi, bu tehdidin yalnızca DEAŞ ve El-Kadie gibi radikal selefi gruplardan değil tüm İslamcılardan kaynaklandığını düşünüyor. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn, The Field of Fight: How to Win the Global War Against Radical Islam and Its Allies adlı kitabında,  “Radikal İslamı”, İslamcılığın tarihsel seyri ve siyasi karakterinden ayrı tutmaksızın, kötü insanların Mesihci kitle hareketi olarak bir “kansere” benzetiyor. Daha da önemlisi, İslam Medeniyetini başarısız bir medeniyet olarak tanımlayarak, Amerika’nın asıl sorununun düşmanını tanımlama konusunda gerekli cesareti gösterememesi olduğunu düşünüyor. Bu şekliyle ele alındığında, Trumpizmin ve Trump doktrini, Sunni, Şii veya diğer İslam mezhepleri ile gelenekleri arasında hiçbir ayrım yapmayan toptancı bir dünya görüşü izlenimi veriyor. Sonuç olarak, Trumpizmde tehdidin tanımı, Ortadoğu’da ve İslam Dünyasında bütün İslami hareketleri aynı sepete koyma temayülü olan sorunlu bir okumayı gündeme getiriyor. Trumpizmin terörizmle mücadele olarak çerçevelediği bakış açısı bununla da sınırlı değil. Bu anlamda belki de en çok rahatsızlık veren tehdit tanımlaması, ABD’de evde yetişmiş (homegrown) “dini aşırıcılık” yanlılarının Trump doktrini nezdinde dindar diğer Müslüman Amerikalı vatandaşları da içermesi.

Buradan çıkan sonuç, Trump doktrinin aşırıcılığı, İslam’ın organik bir ifadesi olarak ortaya koymak suretiyle, İslami dinsel aidiyetin ontolojik olarak yok sayıldığı bir politik dilin sağlamlaşma riskinin giderek yükselmiş olması. Bu durum, ayrımcılığın ve şiddetin gerçekleştiği daha geniş siyasal ve toplumsal bağlamların farkına varmamıza ve İslam’ın Batı ile savaşta olduğu fikrinden faydalananlara güç vermesine neden oluyor.  Bu nedenle  Trumpizmin tehlikeli yanı, sadece Amerika’ya özgü sosyo-politik bir durum olması nedeniyle değil, demokratik siyaseti kapatan ve ırkçı ve dini ayrımcılığı normalleştiren bir zihniyetin küresel düzeyde oluşmasını cesaretlendirmesi.

İkincisi ise Trump doktrini, göçün hızı ve ölçeğinin Amerikan çıkarlarına mal olması, içerdeki ücretlerin düşürülmesi ve okullar, konut, vergi beyannameleri ve genel yaşam koşulları üzerinde sürdürülemez baskılar getirdiğini ileri sürerek yasadışı göçle mücadeleyi ön plana alarak genel olarak göçü ve göçmenliği bir ulusal güvenlik meselesi olarak çerçeveliyor. Ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde, terör tehdidini de göç konusunun merkezine yerleştirerek, sürekli bir biçimde Müslümanları ve göçmenleri ABD topraklarında “radikal İslam’ın yayılması için bir “Truva atı” olarak görüyor. Üçüncüsü ve nihayetinde, Trump kendisine göre haksız ticaret anlaşmalarını ve Çin gibi kilit rakiplerinin uygulamalarını ABD ekonomisine ciddi tehdit olarak ve dolayısıyla bir güvenlik önceliği olarak tasvir ediyor.

Önce Amerika!

 

Anılan bu tehditlere başa çıkmak için Trump “Önce Amerika” büyük stratejisini önerdi ve uygulamaya koydu. Bu stratejisinin belki de en önemli ayağını, Beyaz Saray stratejisti Stephan Bannon’un gururla “ekonomik milliyetçilik” dediği şey ve temel olarak 19. Ve 20. YY. kıyasla da belki de daha korumacı bir dış ve ekonomi politikası oluşturuyor. Trump açılış konuşmasında, örneğin, “Bu günden itibaren, ilk ve en önce Amerika olacak. Dış ticarette, ekonomide, vergilerde, göçte her karar Amerikan işçilerine ve Amerikalı ailelere faydalı olacak. Sınırlarımızı, ürünlerimizi çalan şirketler ve işlerimizi yok eden diğer ülkelerin yıkımlarından korumalıyız. Koruma büyük refah ve güç sağlayacaktır”. Bu vizyonu hayata geçirmek için, Obama’nın en çok yatırım yaptığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nı (TPP) “Amerikan ekonomisine tecavüz etmek” şeklinde sunarak göreve gelir gelmez iptal etti ve NAFTA’yı yeniden müzakere etme teklifinde bulundu. Öte yandan Trump’ın büyük stratejisinin önemli ayaklarından biri doğrudan ulusal güvenlik ile ilgili bir konu. Bu, ABD-Meksika sınırındaki duvarı ve artırılmış sınır güvenliği alanındaki diğer yatırımları da içeriyor. Trump, yasadışı göçmenlere karşı kitlesel tehcir tehdidi savuruyor, Suriyeli mültecilerle ilgili belirsiz bir yasağı gündeme getiriyor ve aşırı inceleme, denetleme ve gözetleme öneren güvenlikçi bir bakış açısıyla ABD’de yaşayan bütün Müslümanları aşırıcı görüşlere sahip aile ve yakın arkadaşlarını bildirmeye çağırıp, bunları yapmayanları karşı cezai işlemle tehdit ediyor. Buna paralel bir şekilde, Trump dışarda, bütün hedeflerini bununla mücadeleye yönlendiren ve bu hedefi paylaşan herhangi bir ülke “müttefikimizdir” diyerek ABD’nin yurt dışında nasıl bir anlayışa sahip olacağını sergiliyor. Bununla birlikte, Trump müttefiklerini güvenlik ve savunma alanındaki Amerikan üstünlüğünün Amerika’ya giderek artan maliyetleri nedeniyle sorunsallaştırarak bazılarını ise “Amerikan ekonomisine zarar veren zengin feodaller” olarak tasvir ediyor.

 

Özetle Trump ve ekibi, Amerikan ulusal güvenliğine zarar veren terörizmi yok edecek ve sonra yalnız kalacak kadar güçlü bir Amerika istiyor gibi görünüyor.

 

Görünen o ki Trump doktrini, “Amerikan istisnacılığı” olarak son bir asırda temayüz eden Amerikan liderliğinin temsil ettiği değerleri kabul etmiyor ve diğer devletlerle ittifak kurarak uluslararası düzeyde açık ve kurallara dayalı bir uluslararası düzene düşman olduğunu, bunu korumak için de normatif hiçbir bağlılığı olmadığını söylüyor. Bu nedenle, Trump doktrinin büyük stratejisi, Amerikan dış politikasında uzun süredir devam eden geleneklerle daha fazla çatışma riski taşıyor ve Batı merkezli liberal uluslararası düzene ciddi bir tehdit oluşturuyor.

 

Öte yandan Trump’ın geniş “radikal İslam tanımlaması”, DEAŞ ile mücadeleyi daha fazla zora soktuğu gibi Trump’ın mülteci ve göçmenleri yasaklayan yönetici emirleri ABD’yi derinden İslamofobik yapıyor ve Müslüman çoğunluk ülkelerinin ABD’nin önderliğinde denizaşırı DEAŞ ile savaşa verdikleri desteği artırması ihtimalini azaltıyor. Bu, Trump kampanya boyunca sözünü verdiği diğer eylemleri de izlediği takdirde, işkenceye geri dönülmesi, Guantanamo’nun genişletilmesi ve İsrail büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması da dahil olmak üzere Batı ile İslam arasındaki ilişkiyi daha da gergin bir noktaya taşıyabilir. Hülasa, Trump doktrinin çelişkileri ve merkeziyetçi örgüsü Amerikan merkezli liberal düzenin daha fazla istikrarsızlaşmasına neden olabilir.

Böylesi korumacı, milliyetçi ve merkeziyetçi bir politika benimsemek yerine, özellikle Ortadoğu’da ABD politikalarına muhalefetin ortaya çıktığı daha geniş bağlamı anlamak ve ele almak gerekmektedir. Bu Trump ve ekibinin yalnızca DEAŞ’ın acımasızlıklarını değil, aynı zamanda Esad ve taraftarları tarafından etnik ve mezhepsel kimliklere karşılık gelen derin toplumsal ve siyasi fay hatlarını tamir etmek için bölgenin daha geniş bir görüşünü alarak konsensüs oluşturmaya çabalaması gerektiğini anlamına geliyor. Suriye’deki kısır vekâlet savaşının ayrılmaz bir parçası olan silah endüstrisinin ve kanlı çıkar kavgasının artık sonuna gelindiğinin kabul etmek gerekir. Irak’taki dramatik devlet başarısızlığının ABD’nin işgalinin bir sonucu olduğunun muhasebesinin de artık Trump ve ekibi tarafından yapılması gerekiyor.

En önemlisi de Ortadoğu’daki Müslümanları bu sorunların nedeni olarak tanımlamak ABD dış politikasına ekstra maliyetler getireceği gibi sorunu da ortadan kaldırmıyor ve Amerika’yı daha fazla panikletiyor.

SETA, Güvenlik Araştırmaları Direktörü