Trump, Ortadoğu ve Türkiye

Trump, yerel aktörlere desteğini azaltabilir ve inisiyatif alması halinde Türkiye’nin politikalarına daha fazla yaklaşabilir. Ancak PYD’ye olan desteğini aniden çekecek hızlı bir politika değişikliğine gitmeyecektir. Üstelik Rusya ile anlaşarak muhalifleri […]

Trump, yerel aktörlere desteğini azaltabilir ve inisiyatif alması halinde Türkiye’nin politikalarına daha fazla yaklaşabilir. Ancak PYD’ye olan desteğini aniden çekecek hızlı bir politika değişikliğine gitmeyecektir. Üstelik Rusya ile anlaşarak muhalifleri saf dışı bırakacak bir hamle yapması Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni dönem beklentilerini boşa çıkarabilir.

ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın zaferini ilan etmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. İlk tartışmalardan biri, Trump’ın nasıl başkan olabildiğine dairdi. Birçok kişi, Hillary Clinton’un başkan seçileceğini kesin olarak görürken, Trump’ın önce Cumhuriyetçi adaylar içinden sıyrılıp başkan adayı olmasını sonra da Clinton karşısında hızlı yükselişini bir dizi yapay ve konjonktürel gelişmenin sonucu olarak gördü. İkinci tartışma ise, Trump ile birlikte nasıl bir Amerika ve nasıl bir dünya sorusu ekseninde yapılmaya başlandı. Ancak her iki tartışmada da, Trump’un genellikle popülist ve popüler imajına odaklanılırken, Trump’ı iktidara taşıyan ve özellikle de 11 Eylül sonrası ortaya çıkmaya başlayan, Arap Baharı ve DEAŞ ile birlikte ise kökleşen Amerikan toplumundaki dip sosyolojik dalganın göz ardı edilmişti. Trump şaşkınlığının arkasında yatan tam olarak bu yanlış okumaydı.
11 Eylül, Amerikan siyaseti ve toplumunda tarihsel bir kırılmanın yaşanmasına neden olmuştu. Bush dönemi politikaları, bu kırılmayı tamir etmek yerine El- Kaide mitiyle başka bir forma büründürdü ve Amerikalı olmayı WASP (White Anglo-SaxonProtestan) kimliği eksenine indirgeyen milliyetçi ve giderek İslamofobik bir endüstrinin doğmasına neden oldu. Bu endüstri sayesinde abartılmış terör endişesi ve teröre karşı abartılmış politikalar, ABD’yi bugünden geriye doğru bakıldığında, iki savaşın içine sürükledi ve beklenenin aksine terörün daha fazla küreselleşmesine neden oldu. Obama dönemi, Amerika’yı -her seçim kampanyasının vazgeçilmez söylemi olarak temayüz eden-  “yeniden büyük” yapmak vaadiyle başlamasına rağmen Amerikan liderliğinin daha fazla sorgulanmasına neden oldu. Bugün karşımızda olan Amerika, WASP milliyetçiliğine ve endüstrisine teslim olmuş, liderlik statüsü zayıflamış ve küresel sorumlulukları ile eylemleri arasında derin uçurumların oluştuğu bir ülke görünümünde.
Trump, bu dip sosyo-psikolojik endişeyi ve giderek eriyen Amerikan küresel liderliğinin sorunlarını iyi okuduğundan değil; tersine kendisinin de söz konusu endişenin ayrılmaz bir parçası olduğu için başkan seçildi. Yani,Trump bir tür prototip; Amerikan siyasetinin yeni mikro kozmosu niteliğindeydi. Kendisi, bu dip dalganın ana-akıma yükselmesi yüzünden popülerleşti; popülerleştikçe de popülist dili daha fazla kullanmak suretiyle gücünü sağlamlaştırdı ve en sonunda Amerikan korkusunun temsili olarak başkan seçildi. Gerçekte, Amerikalılar Trump’ı seçmediler; onda tecessüm eden WASP endişesini iktidara taşıyacak bir vücut buldular kendilerine. Bundan sonra da Amerika’yı yönetecek ya da ve onun dünyadaki yerini yeniden tayin edecek olan kişi bizatihi Trump’ın kendisi olmayacak; onun suretinde ve imajında yeni-WASP toplumsal sınıf yönetecek. Ancak bir önemli sorun var; böylesi bir Amerika nasıl bir Amerika’nın ya da dünyanın şekillenmesine neden olacak?
Bu henüz cevabını bildiğimiz bir soru değil. Fakat bizi ilgilendiren, böylesi bir dip dalganın küresel sistemi nasıl bir şekle sokacağı, Türkiye ve Ortadoğu ölçeğinde de nelere sebep olacağı konusu. Daha da önemlisi, Trump’ın zaferi, yenilgiye mahkum bir Pirus zaferi mi olacak yoksa ABD’yi küresel sahneye yeniden mi taşıyacak? Bu soruların cevabını almak için üç düzeyli bir tartışma yapmak mümkün.
Amerikan-sonrası dünya
İçerdeki sosyolojik değişimi bir kenara bırakarak, ancak Amerika’nın küresel eylemliliğinin bunun ayrılmaz bir parçası olduğunun da farkında olarak, bundan sonrası için nasıl bir sürecin bizi beklendiğine odaklanmak gerekir. Soğuk Savaş döneminin bitişi küresel siyaseti, ABD’nin süper liderliğinde tek-kutuplu hale getirmişti. Tek-kutuplu sistem, süper güç dışındaki aktörlerin hareket serbestisini kısıtlayan yapısal bir ortam oluşturdu. Karşı gelmenin maliyeti çok fazla, denge kurmak ise oldukça zordu. 2000’ler ise tek-kutupluluğun reddiyesi üzerinde kuruldu. Yeni yükselen güçlerin, uluslararası sistemin daha adil ve temsiliyetçi olması gerektiği konusundaki talepleri başta olmak üzere, yükselen Çin ile eski gücüne yeniden kavuşmaya çalışan Rusya ve dinamik bir güce dönüşen AB, Amerikan liderliğine yumuşak da olsa bir meydan okuma ortaya çıkarmıştı. Tam da böylesi bir dönemde Amerikan tek-taraflılığı yükselişe geçmişti. Ardından Obama ile yeniden çok-taraflılığa dönen, ancak Amerikan liderliğini seçici bir angajman siyaseti içinde eriten bir döneme geçildi. Amerikan-sonrası dünya tam da böylesi bir dönemde tartışılmaya başladı. Temel olarak, Amerikan değerlerinin evrenselliğine vurgu yapan ve bu değerlerin nimetlerinden yararlanarak bereketlenen ABD-dışı güçler, onu sistemin liderliğinden alıkoymak suretiyle Amerikan-sonrası bir dünyanın doğmasına neden oluyordu. Gerçekten de öyle oldu. ABD küresel liderliğini tahkim etmek için sorumlukları yerel aktörlere yüklemeyi tercih etti, krizlere müdahil olmak yerine krizlerin bölgesel ölçekteki aktörlerin enerjisini tükettiğini gördüğü için uzamasına göz yumdu ve ABD’yi geri doğru çekerek yeni bir tür izolasyon siyaseti izledi. Obama döneminde büyük ölçüde kriz yönetmeye çalışan bir ABD profili ortaya çıkmıştı.
Trump, Obama döneminin uluslararası sistemde Amerikan gücünü erittiği eleştirisi ve bu gücü yeniden sağlamlaştırma vaadiyle iktidar geldi. Bundan sonrası için Amerikan-sonrası bir dünyaya geçilip geçilmeyeceği ise Trump’ın hangi stratejiyi tercih edeceğine bağlı büyük ölçüde. Trump’ın ilk tercihi, kriz yönetiminden vazgeçerek, Amerikan liderliğini yeniden tahkim edebilmek için inisiyatifi yeniden ele alan bir ABD modelinden yana olabilir. Ya da Trump, çeşitli biçimlerde temayüz eden krizleri aşmak için dışarıdan daha fazla uzaklaşarak önce ABD’yi içerde yeniden güçlendirmek bu sırada da seçici bir dış politika eylemi takip ederek olay temelli bir siyaset izleyebilir.
Trump’ın ikinci tercihten yana tavır alacağını söylemek için henüz erken olsa da farklı bölgelerdeki siyasi-askeri şartlar onu bu tercihi kullanmaya zorlayabilir. Böylesi bir dönem, ABD’nin küresel liderliğini düzeltmek yerine onu göreceli bir güç kaybı sürecine sokabilir ve diğer güçlerin (büyük, bölgesel ve küçük güçlerin) kendi inisiyatiflerinin devreye girdiği daha rekabetçi bir uluslararası ortamın oluşmasına neden olabilir. Alternatif olması beklenen Avrupa’nın Trump sonrası ciddi bir endişe içine düşmesi ve giderek bütüncül enerjisini kaybetmesi bir bütün olarak Batı-sonrası (post-western) bir dünyanın oluşmasına bile zemin hazırlayabilir.
Benzer bir durum Ortadoğu için de yaşanabilir. Obama’nın Ortadoğu politikası geçtiğimiz sekiz yıl boyunca Amerikan-sonrası Ortadoğu tartışmasını daha fazla gündeme getirmişti. Önce Irak’tan çekilme kararının alınması, sonrasında ise Arap Baharının farklı düzeylerdeki sorunlarıyla baş etme konusunda devreye girmeyi tercih etmemesi Ortadoğu’daki geleneksel düzeni önemli ölçüde sarstı. Geleneksel müttefikleriyle ters düşen Washington yönetimi bu dönemde aynı zamanda İran gibi revizyonist politika izleyen ülkelere ise daha fazla alan açtı.  Daha da önemlisi, liberal değerlerin promosyonu üzerine kurulu Amerikan dış politikası bölgesel ölçekte demokratik geri çekilmene neden oldu.
Trump ise Obama’yı, ABD’yi “Ortadoğu bataklığına” daha fazla sokmakla suçladı ve DEAŞ’ın ortaya çıkmasının ana sorumlusu olarak gösterdi. Trump’un dış politika ajandasında yer alan bir numaralı sorun her ne kadar DEAŞ ile mücadele etmek şeklinde belirlenmiş olsa da Trump dış politikasının pragmatizmi bölgesel aktörlere daha fazla alan açabileceği gibi risklerin de daha fazla çoğalması anlamına gelecektir. Bu pragmatizm büyük ihtimalle geleneksel müttefiklerle, inisiyatif almaları şartına bağlı olacak şekilde daha fazla yakınlaşma anlamına gelecektir. Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır, Trump’ın Ortadoğu’sunun pivot ülkeleri haline gelebilir. Böylesi bir tablo,  İran’ın bölgesel ölçekte geri adım atmasına nede olabilir ve Tahran bölgesel revizyonizmini dizginlemek zorunda kalabilir. Ancak büyük olasılıkla, Suriye krizinde Rusya ile anlaşmaya çalışacak olan Trump, Rusya-ABD anlaşması üzerine inşa edilecek bir bölgesel düzen kurmayı da tercih edebilir. Bu durum da hem Rusya ile anlaşıp hem de İran’ın dizginlemeye çalışmak bir çelişki oluşturacaktır. O nedenle Trump göründüğü kadar İran karşıtı bir politika izlemeyebilir. Öte yandan, Suriyeli muhaliflere yönelik açıklamaları bölgesel krizi daha fazla DEAŞ’a indirgeyeceğinin de bir göstergesi niteliğinde. Ayrıca, Trump Ortadoğu ölçeğinde, istikrar ve güvenlik adına demokrasi ve insan hakları üzerindeki vurguyu daha fazla kaldıracaktır. Bu durumda bölgesel düzenin yeniden tesis etmek daha da zorlaşacaktır.
Öte yandan, ADB’nin konsantrasyonunu belirgin olaylara yöneltecek olması, bölgesel ölçekteki aktörler ile yerel aktörler arasındaki çatışmanın daha fazla çeşitlenmesini de beraberinde getirecektir. Böylesi bir durum ister istemez bölgesel aktörlerin kendi başlarına inisiyatif aldığı bir ortamın oluşmasına neden olabilir. Dolayısıyla Trump döneminde Ortadoğu daha fazla riskin biriktiği bir coğrafyaya dönüşebilir.
Trump ve Türkiye
Trump’ın başkanlığında Türk-Amerikan ilişkilerinin yeni bir döneme gireceğine dair önemli bir beklenti oluştu. Ancak bu yeni dönemin bir iyileşme mi getireceği yoksa daha sık krizlere mi neden olacağını kestirmek oldukça güç. Ancak Trump’ın dış politika tercihleri özellikle Ortadoğu ölçeğinde Türk dış politikasını daha fazla baskı altına da alabilir. Zira Türk-Amerikan ilişkilerinin ikili dinamikleri ile ABD-Ortadoğu ilişkilerinin temel dinamikleri hem birbirinden oldukça farklılaştı hem de Trump’ın muhtemel İsrail, Suriye muhalefeti, PYD-YPG konusunda spesifik ve Türkiye’den farklı olan yaklaşımları ikili ilişkilerin de gerginleşmesine neden olabilir. O yüzden Trump’ın ABD’nin Ortadoğu politikasını Türkiye endekslemesi gibi bir beklenti içine girmek son derece yanlış olur. Yapılması gereken, ilişkilerdeki ikili boyut ile bölgesel boyut arasındaki farklılıkları görmezden gelecek bir yaklaşım benimsemek. Ancak bazı konularda görmezden gelmek yeterince işlemeyebilir. Bunların başında elbette Obama döneminde DEAŞ ile mücadele bağlamında PYD’nin desteklenmesi geliyor. Trump’ın benzer bir politikayı takip edip etmeyeceği ise Türkiye’nin hali hazırda devam eden DEAŞ ile mücadelesinin sonuçları belirleyecektir. Trump, yerel aktörlere yönelik silahlı ve politik desteğini azaltabilir ve inisiyatif alması halinde Türkiye’nin politikalarına daha fazla yaklaşabilir. Ancak her halükarda PYD’ye olan desteğini aniden çekecek hızlı bir dış politika değişikliğine gitmeyecektir. Üstelik Suriye konusunda Rusya ile anlaşarak muhalifleri saf dışı bırakacak bir dış politika hamlesi yapması Türk-Amerikan ilişkilerindeki yeni dönem beklentilerini de boşa çıkarabilir. Bu nedenle, beklentileri ne yüksek tutmak ne de Türkiye’nin stratejisini ABD’nin pozisyonuna endekslememek gerekiyor.